Öne Çıkanlar Miniklerden Fotoğraf OCAK OYUNUYLA Arnavutköye

Bu haber kez okundu.

“Türkülerimizin hüznü bile ağırbaşlıdır”

Röportaj: Ahmet ÇARPAR

Günümüzde bir kavramın medyada aktüel alanda anlamıyla hakiki anlamı arasında çoğunlukla mesafeler olabiliyor. Bu açıdan Türk folklorunun bir unsuru olan türkünün esas tarifi nedir?Türkü, Türk kültürünün müzikli sesidir. Türküyü tanımlaya kalkıştığımızda şöyle şöyle bir yapıya sahip, şu kadarlık ölçülerle oluşturulan, konularına göre sınıflandırdığımızda şeklinde başlayıp uzun uzun laflar edilebilir, ama bize türküyü hissettirmez bu tanım. Türkü, Türk'e ait olan demektir, kültürümüzün en canlı numunelerindendir ve onu, sesini duymadan anlatamayız, anlayamayız. Hadi Bedri Rahmi Eyüboğlu'na kulak verelim:

“Şairim
 Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
 Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım”

Dikkat ettiysek köy türküsü duysam diyor şair, güfte okusam demiyor. İşte türküden söz edince türkü söylemek, türkü çağırmak ve türkü yakmak gibi tabirler kullanıyoruz, biz türkü yakıyoruz, türkü de bizi…

1970'lere 80'lere kadar radyo yayınlarında, doğru dürüst türkü görülmedi türkücüler hor ve hakir görüldü' deniliyor Cumhuriyetin ilk yıllarında yanlış batılılaşma hamlelerinden, özellikle musiki alanındaki reformlardan türküler de nasibini aldı galiba hocam.

Aslında musikide batılı anlamda yeni arayışların, modernleştirme çalışmalarının Tanzimat Fermanı'ndan itibaren başladığını ifade etmek lazım. “Modernleşme” kelimesi batılı sosyologların ortaya atıp kullandıkları ve sonradan yaygınlaşan bir kavram. “Doğululaşma” lafzının bir kavram alanı olamadığını görüyoruz, bu ayrıca üzerinde durulması gereken bir mesele. Doğu ve batı yön bilgisinden daha fazlasına işaret ediyor, birine yönelme diğerinden neler alıp götürüyor bunu düşünmeli. Cumhuriyet ve sonrası döneme kısaca bakacak olursak;  Cumhuriyetin ilanından sonra özellikle çoksesli müzik bağlamında arayışlar ve teşvikler olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunlar olurken türküler sesini hep duyurmuştu.
Tarihi hadiseleri kendi devrinin şartlarına göre, amaç-uygulama-anlama ekseninde değerlendirmek gerekir ve konuya olabildiğince geniş çerçeveden yaklaşmak. 1925 yılında kurulan Türk Halk Bilgisi Derneği, türküleri içeren notalar ve kitaplar yayımlamıştır. 1926 yılında Dârü'l- elhan'nın düzenlediği derleme faaliyetlerinde Almanya'dan getirtilen monograf vasıtasıyla türküler kayda alınmıştır. 1927 yılında okullarda tek sesli müzik eğitimi yasaklanış, ama bir yandan da Şark Musikisine Ait Eserleri Tedkik ve Tesbit Heyeti ve Türk Musikisi İcra Heyeti kurularak çalışmalar yapmıştır. 1934-1950 yılları kurumlaşmanın hızlandığı yıllar olmuştur, 1950'li yıllarda Halkevleri'nin önemli derlemeleri olmuştur. TRT radyo yayınlarının bir dönem yüzde 85'lere kadar çıkan büyük oranlarda müzik yayını yaptığı biliniyor. 1970'lerden, 80'lerden önce de sonra türküler hep vardı. Türkülerin hor görülmesi, türküyü pek etkilemez ki! Cehaletin göstergesi olur.

 Alafranga zihniyet köylüleri kendine benzetemedi bir türlü. Buna mukabil köylü de eski köylü değil. Çünkü ne âşıklar var ortalıkta, ne halk hikâyeleri. Ama dikkat ederseniz televizyonların hemen hepsinde bir türkücünün hâkimiyeti söz konusudur. Köylüler işin başa düştüğünü anlamış durumdalar.'  diye yazmıştı Mustafa Kutlu. Zihniyet değişimimizin türkülerin mecrasını değiştirdiği de görülüyor nasıl  değerlendiriyorsunuz bu durumu?


Köylüleri kendine benzetmek kolay değildir, kim zoraki başkası olmak ister ki. Mustafa Kutlu acaba köylülük ile bir zihniyeti mi kastediyor yoksa bir köyde doğup yaşayanı mı bilmiyorum ama “şehirlileşme” oranında şehirli olunmuyor köyde bulunmakla da köylü…
Televizyonlarda türkü programlarının çokluğu ile - ki bunların hemen hepsi yerel diye tabir edilen yayın organlarındadır – yöresel dernekleri bir arada değerlendirmek gerekir. İnsanlar, kültürleriyle göç ederler. Geldikleri yere türkülerini de taşırlar, yolun, yolculuğun, gurbetin ve sılanın türküsünü yakarlar.
“Şu karşı yaylada göç katar katar” türküsü de “Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun” serzenişi de sosyokültürel hareketliliğin dinamiklerini bize duyurur.

Türkü deyince ister istemez taşra hatıra geliyor. Ve günümüzde hayatın merkezi denilen büyük şehirlerde, metropollerde türkünün bir yozlaştırılma temayülüne kurban edildiği görülüyor… Misal TV şovları, türkü barlar vb. siz neler söylersiniz bu konuda?

Türküler taşrada da yaşamaktadır, taşradan büyük şehirlere gelerek veya seslenerek de. İstanbul örneği üzerinden değerlendirecek olursak. Anadolu'nun herhangi bir yöresinde İstanbul'a dair söylenen, İstanbul'u anlatan türküler de İstanbul'da Anadolu'yu yaşatan türküler de vardır. Bunun yanısıra “Ada sahillerinde bekliyorum”, “Beyoğlu'nda gezersin”, “İstanbul'dan Üsküdar'a yol gider”, “Kadifeden kesesi” gibi İstanbul türküleri de… İstanbul türküleri, incelmiş, klasik İstanbul türküleri.

Yozlaştırma tarafına iki ayrı yönden bakabiliriz. İyi tarafından görürsek türküye olan rağbet vardır. Türkü tercih edilmiyor olsa, sevilmiyor olsa kimse TV programlarında da başka mekânlarda da türküye ver vermezdi. Kötü tarafı ise mana ve ruhundan türküyü ayırmaktır. Türkülerin verdiği neşeyi de hüznü yerinde yaşamak ve yaşatmak gereklidir. Türkülerimiz hiç farkında olmasak da bir hikâyeye bağlıdırlar. “Hey Onbeşli onbeşli” Tokat'tan çıkmış ve Çanakkale'ye harbe gidenler için yakılmış bir türküdür, ritmik melodisiyle oyun havası gibi muamele görmektedir. 

 Çekirgeyi sürüverdim yazıya
Ot koymadı goyun ile guzuya
        …
 türküsü yakıldığı zamanda çekirge afetini anlatırken eğlenceli! türküler sınıfına girivermiştir. Türküler kendi mecrasında, icrasına, anlamına uygun mekânlarda ve hak ettikleri hürmete hürmete layık şekilde okunmalıdır düşüncesindeyiz. “Türkülerimizin hüznü bile ağırbaşlıdır.”
 
Bizim söz varlığımızı milli hafızamızı diri tutan şeylerden biri olarak türküleri nereye konumlandırabiliriz?


Bir şairimiz ''Balkanlar, Yemen bugün hala hafızalarımızdaysa ise bunun bir taşıyıcısı da türkülerdir,  bu yönüyle tarihi belgelerden ve ders kitaplarından daha tesirlidir'' diyor türkü için…
Kesinlikle öyledir.

Havada bulut yok bu ne dumandır,
Mahlede ölüm yok bu ne figandır,
Şu Yemen elleri ne de yamandır,
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir…

Bu türkü var oldukça Yemen unutulabilir mi?

Çanakkale içinde Aynalı Çarşı,
Ana ben gidiyom düşmana karşı

türküsü yaşadıkça vatanın müdafaası mesele olur mu?

Türk Cumhuriyetlerinin Rusya'dan ayrılıp bağımsızlıklarını yeni kazandıkları zamanda yaşadığım bir durumu nakledip son vereyim sözlerime. Ayrı ayrı cumhuriyetlerden öğrencilerle toplantı halinde iken milli marşlarını sordum, okuyacak var mı diye. Milli marşımız yok dediler ve içlerinden bir grup göz göze gelip anlaştılar ve hep bir ağızdan bir türküye ses verdiler.

 Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkürler hocam.

Ben teşekkür ederim, neşesiyle neşelendiğimiz, hüznü bile ağırbaşlı türkülerimizi konu edindiğiniz için, sizlere ve okuyanlara selamlarımı, hürmetlerimi sunarım.
                   
Fotoğraf: Kübra Erbalıkçın

Hazırlayan: Abdulkadir KORKMAZ

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.