‘' Behçet Necatigil, bir şairin/sanatçının ebediyete intikal etmesinin akabinde onları iki tarih, bir çizgiden ibaret olarak hatırlamamızı oldukça çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir ki kendisi de aramızdan ayrılalı otuz yılı aştı. Buna rağmen yeni yeni ''tam anlamıyla'' tanınmaya ve onun şiiri yeni yeni hak ettiği konumda değerlendirilmeye başlamıştır.
           
  Behçet Necatigil'i ilk olarak Rahim Tarım'ın 'Kültür, Dil, Kimlik: Behçet Necatigil'in Şiir Dünyası' kitabıyla tanımıştım. Ardından bir tanıdık vasıtasıyla, Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın'ın röportajında bulunup Necatigil'i daha yakından, (özellikle) 'baba' yönüyle tanıma şansına birinci ağızdan erişmiştim. Behçet Bey'in küçüklüğünde yaşadığı annesizliğin, hastalıkların, korkuların sonucunda çocuklarının da bunları yaşamaması için gösterdiği özen dikkate değer cinsten. Necatigil bir baba olarak kızlarının çocukluğunun bazı zamanlarında yanında olamamış da olsa (Almanya'ya gitmesi v.s) muhtemelen mektuplarıyla -aradaki uzak mesafenin aksine- onlara olan gönül yakınlığını hissettirmek istemişti. Bu sebeple eşine, büyük kızına ve (önceleri) henüz okuma-yazma bilmeyen! küçük kızına da birçok mektup yollamıştır. Ayşe Hanım çocukluğuna dönüp de zihnindeki anıların silik karelerinden aktarmasına göre; soğuk bir kış gecesi evlerinde, yanan bir kömür sobasının etrafında toplanan sıcak yüreklerin sokak satıcısından alınmış boza ve sarı leblebiye kattıkları gülüşlerin çerçevesinde babası Behçet Bey'in tutturduğu nakaratı dillendiriyor: ''Danaları danaları söylemeli / şıkır şıkır şıkır şıkır oynamalı.'' Ablasıyla birlikte katılırcasına güldüklerini ve Behçet Bey durduğunda tekrar oynaması için yalvardıklarını aktarıyor: ''Baba, ne olur biraz daha oyna…'' O gece ve babasıyla ilgili şöyle bilgiler aktarmakta:
          ''Dönüp baktığımda gülümseyerek anımsıyorum o geceyi. Babamın sessiz, içedönük kişiliğinden beklenmeyen bir davranış olduğu için mi çok iyi yer etmiş belleğimde? İlk çocukluğum boyunca bana hemen her akşam, yemek yerken anlattığı Cimbil masalları kadar canlı bir görüntü bu. Evet, Cimbil babamın yarattığı bir masal kahramanıydı. Ve sonsuz serüvenler yaşıyordu, her akşam yeni bir öyküsünü anlatıyordu. O bir fareydi, ama gerçekti, vardı, yaşıyordu. Beni de seviyordu.'' Hatta Cimbil'in kendisinin doğum gününü hatırlayıp hediye dahi gönderdiğini belirtmesinin ardından onun varlığı ile ilgili kuşkuları yok olmuştu. Zira bir hediye yollamıştı. Postacı getiriyordu ve üzerinde ''Gönderen: Cimbil'' yazmaktaydı. Neticede gerçek olmaması için hiçbir sebep yok gibi! Ayşe Hanım büyümesiyle birlikte Cimbil'in gerçekliği üzerine (ne yazık ki) muhakeme yapabilir hale gelmiştir. Ancak yine de babası seyahate çıkacağı bir gün küçük oyuncak bir fare bulup gizlice valizine ''İşte Cimbil'' notuyla yerleştirir. Bir iki gün sonrasında kısa bir mektup alır: ''Sevgili Ayşe, cebimden bir fare çıkınca çok korktum, bağırdım. Geminin doktoru geldi, baktı. 'Korkma! Bu cansız fare' dedi. O zaman anladım. Bu fareyi sen koymuşsun cebime. Seni gidi seni korkuttun beni'' yazıp ardından ''İşte farenin resmi'' diyerek kâğıda bir fare çizer. Ablasının ve kendisinin çocukluğunu, Behçet Bey'in kendi zihninden oluşturduğu masal kahramanlarının renklendirdiğini belirten Ayşe Sarısayın; Necatigil'in, anneannesinin masallarına rağmen geçirdiği karanlık, yeterince yaşanamamış çocukluğun eksikliğinin etkisiyle kendi çocuklarının gerektiği gibi yaşayabilmesi için elinden geleni yaptığını belirtir. Ayrıca Behçet Bey, çocukluğunda yeterince sağlıklı beslenememesinden dolayı hastalıklar yaşar ve bu sebepten de ötürü kendi çocuklarının sağlıklı beslenmelerini sürekli mektuplarında vurgular.
  Yüksek ihtimalle kötü anıları sebebiyle çocukluk yıllarından bahsetmeyi pek sevmeyen Behçet Bey, ne zaman kızları, kendisine çocukluğuna dair bir şeyler sorsa ya ''işinize bakın!'' ya da ''yazdık falanca sayfada…'' şeklinde yanıtlar vererek ayrıntılı bilgi vermekten kaçınırmış. Çocukluğunda yaşadığı sorunlar, annesiz ve babadan uzak yıllar onun ruhunda derin izler bırakmıştır. Bunların Onun şair kimliğindeki tezahürü de şiirlerinde olmuştur. Varlık Dergisi'nde yayımlanan  ''Korku''ları, o duyguların dışavurumudur: ''Tanrı onları dört gözden ayırmasın / Hiç biri anne baba yokluğu bilmesin. / Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli / Çünkü kendi evlerinden gayrı evler el evleri / Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri… / Bizler ki büyükken bu kadar yalnızız da / Ya onlar küçücük kalırsa aramızda? / Hem onlar geç büyürler, sonra ne güç büyürler/ Daha yavru dünyanın farkında değiller / Üşümüş soğuklarda yatağımıza gelirler… / Bizler ki büyükken bu kadar yılmışız da / Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?''
           Evet, Behçet Necatigil'in büyük edebî çabası noktalanalı otuz yılı aştı. Bizler O'nu tekrar tekrar okumaktayız. Elbette her okuyuş, farklı anlamlara gebe. Ayşe Sarısayın'ın anlamlandıramadığı bazı şiirlerini babasına sorduğunda aldığı yanıtlar değişmez, hep aynıdır: ''Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları…'' veyahut ''Yirmisinde mi erken / Otuzunda belki…'' Aslında burada sadece kızına değil, ''asıl şiiri'' sevenlere de mesajı vardır. Asıl şiir ki okundukça, kişinin kendini geliştirmesine bağlı olarak yeni anlamlarını keşfedebildiği ve böylece geleceğe taşınabilen şiirdir. Evler Şairi'nin bu ''asıl şiir''leri gün geçtikçe artmakta ve her geçen gün bizi eğitmekte. Hilmi Yavuz'un da dediği gibi '' O bizi eğitmeye hâlâ devam ediyor'' ve edecektir de. 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.